İyilik Yapan İyilik Bulur

Mustafa Yıldırım, Antalya

Köyümüz bir orman köyü idi, henüz küçüktüm, ilkokul yılları. Maddi durumumuz çok da iyi değildi. Sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydum. Kardeşlerimizle bağlarımız güçlüydü, anlatılanları iyi dinler ve yapılması gerekeni yapardık. Aile sevgisini pek alamıyordum. Belki de öyle zannediyordum. Bu da ailede çocuk sayısından olacak ya öyle hissediyordum. Veya sevgi bildirilmiyordu. Kardeşler arasında bağlılık fazlaydı. Belki bize sevgi öyle veriliyordu veya öyle anlıyorduk. Babam rahmetli cumhuriyetle yaşıttı. O zamanlar ilkokullar üç yıllıktı o da ilkokulu üç yılda bitirmiş ve diplomasını almıştı. O da öksüz ve yetim büyümüştü. Beş kardeşin en büyüğü idi. Yokluğu ve yalnızlığı çok iyi biliyordu. Köyümüzün muhtarlığını ve ayrıca ihtiyar heyetinde görevler yapmıştı. Köyümüzün akil adamlarındandı. Bizlere anlatmak istedikleri olayları yaşayarak anlatır. Anlamadığımız yerleri anlamamız için yaşatmaya çalışırdı. Bir ağacın kesilmemesi gerektiğini anlatmak için kulağımızı hafifçe çeker, saçımızı azıcık acıtırdı. Acıyı tattırırdı. İşte bu kulağınızın acıdığı gibi ağaç ta acı çeker, o da bir canlı derdi. Ve bizlerin kullandığı kâğıt kalemin de ağaçtan yapıldığını anlatırdı. Yaşamak için aldığımız nefesin (havanın) temizliğinin bile ağaçtan veya yeşilliklerden alındığını, etrafın temiz olması gerektiğini, mümkün olduğu müddetçe ağaç dikilmesi gerektiğini söylerdi.

Aslanın yatağından belli olduğunu anlatırdı, herkes evinin önünü temizlerse köyün temiz olacağını etrafımızı kirletmememiz gerektiğini anlatırdı. İlk bilgileri hep ondan öğrendik. Babam bizlerden okulda öğretmenlerimizin anlattıklarını dinler bizleri bazı hikâyelerle bilgilendirirdi. Bu hikâyeleri her zaman babama anlatır babamda bana hikâye olarak değişik şekillerde aklımda kalması için anlatır zihnimde pekiştirirdi. Ben de can kulağımla dinlerdim. Şimdilerde belediyelerin şehirleşme planları yaparken müteahhitlerin inşaat yapabilmesi, inşaatın sahasının yani arsasının içinde bulunan ağaçların sökümünde babamın bu sözleri kulak ve saç çekmeleri aklıma gelir; hatta babam ağaçların bırak kesilmesini budamasında bile ikaz ederdi. Yanlış yerlerden budama yapıldığında meyve veren ağaçların meyve vermelerinin azaldığını, diğer ağaçların da dünyaya küstüğünü söylerdi. Her zaman babamın dışarıda yapılan işlemlerde kulağıma küpe olması için hafiften çektiği aklıma gelir.

Babamla yaşadığım yalnız bu hikâye değil ki; o zamanlar babam köyümüzün bakkalı idi. Bakkal ise şimdilerin marketi sayılırdı. Hatta ve hatta nalburu, tuhafiyecisi idi. Köyümüz Toros dağlarının sarp yamaçlarında şirin bir köydü. Şirin olduğu kadar da zorlu bir coğrafyada idi. O dönemlerde bırakın interneti, bilgisayarı, elektrik bile yoktu. Gaz bulabilirsek idare ve gaz lambası kullanırdık. Resmi işler nahiyelerde görülür. İlçe ile vilayet ile pek alakamız olmazdı. Bakkalımıza mal almak ve getirmek bir hayli zordu. Çoğu mal bulunmazdı. Vilayetten ilçeye kamyon gelirse onlarla gelecek; ilçeden atların katırların merkeplerin sırtında o kışta kıyamette gelecekti. Doğru düzgün ayakkabı yok, lastik ve naylon ayakkabılarla bir de ırmağı geçerek köye gelecek köylünün ihtiyacı görülecekti. Hayat çok zordu. Ama köye ihtiyaçtı, ihtiyacın zorluğu olmazdı. Çünkü gerekli idi, elzemdi, aksi takdirde köylü aç kalırdı. Biz de para kazanamazdık. Babam kendisi istirahate çekildiğinde bize dükkânı açmamızı ve dükkânı açtığımızda da müşterilere iyi davranmamızı öğütlerdi. Biz de sevinirdik. Çünkü dükkândan şeker lokum alır yerdik. Kıştı, soğuk ve tipi vardı. Yine babamın istirahat ettiği bir gün dışarıda kar yağıyordu. Tipi ve fırtına vardı. Bir müşteri yukarıya seslendi. Evimiz Bakkalın üzerinde idi. Alış veriş için dükkânı yani market olan bakkalı açmamızı istedi. Sevinerek ben indim ilk alışverişimi yapacaktım, henüz ilkokul üçüncü sınıf idim. Müşteri alış verişi yaptı. Parasını verdi ve gitti. Babam ne aldığını sordu. “Parasını verdi mi? Bir eksiklik yok değil mi?” dedi. Ben de “Paranın üstünü verdim.” dedim. Benim anlatımımdan hesap ederek dedi ki: “Parayı yanlış almışsın, git o parayı, o müşteriye ver ve gel. Bir daha da o yanlışı yapma!” diye sıkı sıkı tembih etti. Yanlış aldığım para o tarihlerde geçen delik iki buçuk kuruş idi. Bizim için pek değeri yoktu ama o iki buçuk kuruşa bir çay bardağı fasulye şekeri alınırdı. Bizim deyimimizle “ülübü” şeker alınıyordu. Para geri verilmeliydi. Çocuk halimle o müşterinin köyüne gidecektim. Yollar karlı idi. Yazın güle oynaya giderdik. Yarım saatlik bir yoldu. Hava kış olunca gidiş geliş çok zor idi. Yollar karlı olunca 3 km.lik yolu çocuk yürüyüşü ile üç saatte gitmem gerekiyordu. Öyle de oldu. Kara bastığımız zaman dizlerimize kadar ayaklarımız gömülüyor ve hızlı yürüyemez duruma geliyorduk. Kimse kimsenin hakkını yemesin, yaşayarak öğreneyim diye beni o komşu köye gönderdi. Babam benim dürüst davranmamı anlatmak istemiş.

Şimdi alış verişte ve ağaç konusunda aklıma hep babam ve öğütleri gelir. İyilik yapan iyilik bulur.

Comments are closed.