Bir Dokunuş, Bir Hayat

Olgun Sarıkamış, Ardahan

İki binli yıların bahar ayında yeni görev yerimde göreve başlamanın heyecanını yaşamaktaydım. Camimin lojmanı, abdesthanesi, minaresi yoktu. Hamdolsun, görev yerimden ayrılırken bunların hepsi yapıldı. Bekâr olduğum için caminin iki odalı yerinde kalıyordum. İlk günden itibaren bir kaç hafta görev yerimdeki insanları gözlemlemekle, bilgi edinmekle geçti. Zaman ve şartlar olgunlaşınca gençlerle kaldığım yerde hemen her akşam toplanmaya başladık, bereketli de oluyordu. Buralarda kış ayları uzun ve kırsal bölge olduğu için insanların sosyal hayata dair hiçbir etkinlikleri olmuyor.

Benim cami odam gençler için nefes alma yeri olmuştu. En azından akşam ve yatsı namazında diğer vakitlerden çok cemaatim vardı. Sabah namazında az da olsa gençlerden cemaat oluşmuştu. Gençlerden biri evinin en küçük çocuğuydu, ailesinin maddi durumu hiç iyi değildi. Sonraları öğrendim ki ilk ve ortaokulda başarılı olmasına rağmen bu genci ailesi liseye maddi imkânsızlıklardan dolayı gönderememiş. Yazları çobanlığa gidiyor, kışları ahırdaki hayvanların bakımını yapıyormuş. Onunla özel konuştum sonra gidip ailesiyle konuştum ve biraz maddi destek olma sözü karşılığında çocuklarını liseye göndermelerini istedim. Tüm masraflarını karşılayacağımı söyledim ve ikna ettim. Sonra çocuğa bulduğum kadarıyla lise sınavları için doküman getirdim. O yıl başka ilde çok programlı lisede elektrik bölümünü yurtlu ve burslu kazandı. O günkü heyecan ve sevincini anlatamam…

Onu okula gönderdikten sonra biz diğer gençlerimizle rutin sohbetlerimize devam ediyorduk. Kışın ara sıra arayıp hal hatır soruyor, sıkıntısı olup olmadığını soruyordum. Okumayı çok sevdiği için, sınıf arkadaşlarının abisi gibi olmaktan bile çekinmiyordu. O yıl birinci ve ikinci dönemde teşekkür belgesi aldı. Belgeyi ilk bana gösterip hediyesini alırdı. Lise ikinci sınıfta birinci dönem yine teşekkürle gelmişti, ancak ikinci dönem bir sevdaya tutulmuştu. Sevdiği kız terk edince çok etkilenmiş. Bu durumdan ne ailesinin ne de benim haberim olmuştu. Biz ancak çocuk kendini asmayla intihara kalkışınca haberimiz oldu. Okul idaresi çocuğun ailesini arayarak, psikolojisinin iyi olmadığını, okuldan almalarını istedi. Çocuğu almaya gittik. O heyecanlı, şen ve konuşkan çocuktan eser yoktu. Sessiz, durgun, sohbete katılmayan, konuşulanları bile dinlemeyen bir çocuk olmuştu.

Doktora götürdük, verilen ilaçları kullanmayı reddetti. Gözümüzün önünde eriyor, bir şey yapamıyorduk. Ailesi çok üzülüyordu. Bir gün sabah erkenden annesi geldi “Hocam ne olur oğlumu kurtar bir şey yap çünkü bu sabah bileklerini keserken yakaladım ve engelledim.” dedi. Hemen evlerine gittim, konuştum. Ailesinden izin alarak biraz bende kalmasını istedim. Cami odasına geldik. Üç gün boyunca namaz haricinde odamızdan çıkmadık. Akşamları gençlerle sohbetimize devam ettim, onlar gidince çok zaman sabah namazına kadar sohbetler ettik. Çocuk açılmış ve benimle konuşuyordu.

İntihar hakkında konuştuk uzun uzun. Üçüncü günün sonunda çok şükür ikna oldu, kendi deyimiyle “yeniden doğmuş” gibi oldu.

En çok şu sözlerimden etkilenmiş, “Madem dünyadaki sıkıntılardan kurtulmak için intiharı düşünüyorsun, peki intihar edenlerin ahirette ebedi bir azap da olacağını biliyor musun? Buradaki geçici sıkıntıdan kurtulup ebedi sıkıntıya düşmek akıl işi midir? Göreceksin bak! Sen evleneceksin ve bu günleri düşündükçe, ya ne kadarda akılsızca işler yapıyormuşum diyeceksin.”

Öyle de oldu. Çocuk askere gitti ve geldi. İstanbul’da çalışmaya başladı, başka memleketten bir kızla evlendi, iki çocuğu oldu. Ailesi bana ayrı bir sevgi besliyor, çocuklarını kurtaran adam olarak gördükleri için ben de manevi evlatlıklarıyım. Oradan tayin sebebiyle gitmiş olmama rağmen, diğer birçok insanla irtibatımı kesmediğim gibi, halen daha ailesiyle de, İstanbul’daki çocukla da irtibatımı kesmedim. Yazları eşiyle gelir, mutlaka ailece görüşürüz, sohbetler eder eskileri yad ederken “hey gidi günler” deyip geçiştiririz…

Comments are closed.